Skip to content

Social Network Badges

Posts under Hayata Dair Category

6 Åžubat 330 günü hava gayet güzel ve deniz pek sakindi. Adalar Denizinin açık mavi tüllere bürünen ufukları önünde karşıdan Bozcaada’ya kadar uzayan büyük bir dâirenin muhtelif noktalarında toplanan düşman savaÅŸ gemileri, o günün, hadiseli günlerden birini teÅŸkil edeceÄŸine iÅŸaret idi.

Harb gemileri bu dâire üzerine ÅŸu sûretle dağılmışlardı: 1 zırhlı , 1 krüvazör, 7 ÅŸilep karşı yönde, 5 zırhlı, 2 krüvazör, 8 torpido İmroz-Teke Burnu arasında;4 zırhlı, 8 torpido, 1 ÅŸilep Merkeb Adası- Bozcaada- Yeniköy arasında ve ayrıca 2 tahtülbahir de (denizaltı) İmroz önünde bulunuyordu. Aynı zamanda önde iki Fransız ve bir de İngiliz tayyaresi uçuyor ve bataryalar civarını bombalıyordu. Bu vaziyete nazaran ön istihkâmların merkezi ve yoÄŸun bir ateÅŸe maruz kalacağı şüphesizdi. Bu esnada öne yaklaÅŸmak isteyen iki İngiliz torpido savaÅŸ gemisi Orhaniye’nin dört seri mermisi karşısından kaçmaya mecbur oldu.

9.36 da Yeniköy-Bozcaada arasındaki Fransız zırhlıları Kumkale-Orhaniye bataryalarını, bataryaların atış menzili dışından ateş altına aldılar. Aynı zamanda İmroz-Teke Burnu arasından da 3 İngiliz zırhlısı Ertuğrul bataryasına yandan ateşe başladı. Yavaş yavaş diğer gemilerin de bombardımana katılması ateşin şiddet ve kesafetini arttırdı. Artık bütün ön istihkâmlar ateş altına alınmıştı. Düşman, toplarının azami tesir menzilinden istifade ederek uzak mesafeden ateş ederek tabyaların atış menzili dahiline girmek istemiyor, ve ağır ve muntazam bir ateşle istihkâmları tahrîbe çalışıyordu.

Ön bataryalar, menzil dahiline giren her hedefe tahsis edilmiş olan toplarıyla ve sessizce mukabele ediyordu. Karşı cihete giden hafif filo da Kabatepe-Kumtepe arasına ve sahilin 1000 metre kadar açıklarına işaret şamandıraları bırakmak sûretiyle nazar-ı dikkatleri başka taraflara yöneltmeye ve mümkün olduğu kadar korunan bölgeleri bozmaya uğraşıyordu. Öğleyin takriben bir buçuk saatlik bir ateş fasılasından sonra bombardıman yine başladı. Gemilerin bu defaki vaziyetine nazaran düşmanın Osmanlı bataryaları atış menziline girmeden mesafelerin uzunluğundan ve menzil içine girdiği takdirde dahi atış menzili dışında kalarak durumdan faydalanmaya çalıştığı anlaşılıyordu. İngiliz gemileri büyük bir dâire üzerinde cephe önünde savaş düzeni alarak ateşe başladılar. Agamemnon ve Infleksibıl zırhlıları Seddülbahir ve Ertuğrul istihkâmlarını pek şiddetli bir ateş altına aldılar. Teke Burnu arkasından Rumeli ve Yeniköy önünden de Anadolu ön bataryalarına ateş eden savaş gemilerinin atışlarını kıyının kuzey batı açığında duran bir gemi idare ettiği gibi, tayyareler de dumanlı fişekler atışıyla hedefleri gösteriyor ve gemilere yardım ediyorlardı.

Saat dörde doğru ateşin şiddeti arttırılarak kısa fasılalı çift yaylımlarla atış başladı. Fransızlar ağır, İngilizler orta çaplı toplarını kullanıyorlar, bu sûretle şu dört Osmanlı bataryasına karşı üç dakika fasıla ile ve bütün gemi cephesiyle ateş ediyorlardı. Bir an oldu ki kıyı istihkâmlarını uzaktan görmek mümkün değildi. İstihkamların civarına düşen mermilerin yığdığı duman bulutları, müthiş tarrâkalar arasında Adalar denizinin lekesiz semasına doğru kademe kademe yükseliyordu.

Düşman, tabyaları tamamıyla tahrîp ettiÄŸini zannetti ve artık kadavra haline gelmiÅŸ olduÄŸuna hükmedilen bu Osmanlı ağır topçu mevzilerine sokulmakta tereddüt etmedi. Önde Vanjans, arkada Büve sistemi iki zırhlı kıyıyı doÄŸru ilerlemeye baÅŸladı. Tam bataryalarımızın menzili içine girer girmez, saatlerden beri bunaltıcı bir ateÅŸ altında ezildiÄŸi zannolunan ErtuÄŸrul ve Orhaniye bataryaları birbirini müteâkip kükremiÅŸ arslan sayhalarıyla gürlediler. ErtuÄŸrul’un dördüncü mermisi Vanjans’ın arka taretine isabet etti. Orhaniye’nin menzili içine giren Agamemnon da arka direÄŸi Çanaklığına bir mermi yedi. Artık bataryalar, serbest atışlarıyla kendilerini sabırsızlandıran bu bîkarar düşman üzerine yakın mesafeden ÅŸiddetli yaylımlarla ateÅŸ açmışlardı. Bu hal karşısında hayal kırıklığına uÄŸrayan düşman bütün gemilerin katılımıyla ve cehennemi bir ateÅŸle karşılık vermeye baÅŸladı. Yaylımlar 40 saniye fasıla ile birbirini takip ediyor ve tabyalardan yoÄŸun ve siyah duman bulutları yükseliyordu. Bu ÅŸiddete raÄŸmen tabyalar karşılık vermekte birdiÄŸeriyle yarış ediyorlardı. İkinci bir ileri harekete cesaret edemeyen düşman saat 6 da ateÅŸ keserek çekilmeye baÅŸladı.

12 zırhlı ve krüvazör ve bir çok torpidodan kurulu bir filonun katılımıyla 1500 e yakın mermi harcadıktan sonra elde ettikleri netice kıyı bataryalarının etraf ve civarına açılmış derin çukurlardan, dış surlar üzerindeki döküntülerden ve insan kaybı dahi hayretler ve şükürler olsun ki 2 şehit, 11 yaralıdan ibaretti.

RuÅŸen EÅŸref – Yeni Mecmua (Haz:Prof. M.Kanar)
—–

14 Åžubat 2005

Hayata Dair

Film, gösterim izni için Sansür Kurulu’na verildi. Demokrat Parti döneminin katı kuralcılığı sonucu, 23 Aralık 1952 tarih ve 209 sayılı kararla reddedildi. Sansür hazretlerinin ilk itirazı, Aşık Veysel’in gözlerinin çocuk yaÅŸta geçirdiÄŸi çiçek hastalığından dolayı kör oluÅŸunaydı. Kasabada doktor mu yoktu? Bu film yurtdışında gösterilirse, Türkiye’de çiçek hastalığı yüzünden çocukların kör olduÄŸu izlenimi doÄŸmaz mıydı?..
Çok şükür köyünüzde
Sansürü aÅŸabilmek için filme hastane sahneleri eklendi. Hatta doktorlar konuÅŸturuldu: ‘Çok şükür, artık köyünüzde çocuklar, çiçek hastalığına yakalanmayacak.’
Ama ardından filmde görülen tarlalardaki buÄŸdayların ‘bodur’ oluÅŸuna taktı, sansürcüler. Türk toprakları kıraç gösteriliyor dediler. Bunun da çaresi bulundu. Söz konusu görüntülerin yerine, Amerikan filmlerinden kesilen, boylu boslu ekinlerin yetiÅŸtiÄŸi tarla görüntüleri konuldu. Hatta çaÄŸdaÅŸ tarım araçları da eklendi ki Türkiye’de tarımın nasıl yapıldığını tüm dünya görsün (!)..
Gel gelelim, bu da tatmin etmedi sansürcüleri. Filmde çıplak ayaklı kadınlar vardı. Türk köylüsü çıplak ayakla dolaşır mıydı?.. Tabii, derhal ayakkabı giydirildi.

http://www.sabah.com.tr/2004/02/16/yaz14-10-111.html
—–

14 Åžubat 2005

Hayata Dair

İlahi ışığı, henüz İncil’in müjdesiyle tanışmamış bir ülkede yaymak ve temsil etmek görevini üstlendiÄŸim ÅŸu gün ne kadar mutluyum. Kendime söz veriyorum, misyonum uÄŸruna her fedakarlığa katlanacak ve sürünün kaybolmuÅŸ koyunlarını yeniden kazanmak için var gücümle çalışacağım.
8 Temmuz
İşte Türkiye’deyim; bölge sorumlusu Tommy arkadaÅŸla havaalanından kalacağımız eve giderken hayli uyarıcı bilgiler aldım; “Hemen baÅŸlama, biraz sağını solunu tanımalısın; Türkler acayip bir millettir” filan diye bir ÅŸeyler söyledi, ama aldırış etmedim. Bir dakika bile zayi edilmemeli; görev kutsal, görev ağır.
9 Temmuz
Tommy’nin yanıldığı açık; bugün ilk tebliÄŸimi yaptım bile. Adam parkta öylece oturuyordu. SöylediÄŸim her ÅŸeyi gülümseyip başıyla tasdik ederek saatlerce dinlerken ruhumun göklere deÄŸdiÄŸini hissetmiÅŸtim. Bizi seyreden simitçi, sonradan o adamın sağır olduÄŸunu söyleyince biraz moralim bozuldu ama olur öyle ÅŸeyler.
11 Temmuz
Üçüncü gün; Tommy hâlâ “erken henüz” diye ısrar ediyor. Mânâsız bir ısrar bu; kurtulması gereken o kadar çok ruh var ki burada.
Çorap almaya inmiÅŸtim semt pazarına. Nasıl oldu anlamadım ama eve dönerken artık benim altılı çelik tencere takımım vardı. Önemli deÄŸil, tencere gerekli bir araç nasıl olsa. Tencereci arkadaÅŸa müjdeyi tebliÄŸ ettim. “Ayıpsın abi, Hazreti İsâ’ya can fedâ.” dedi, ben aÄŸladım. Söz verdi, pazar toplantılarına gelecek; hatta bana bir adres bile verdi. O adrese gidersem bir sürü insanı misyona katabilirmiÅŸim.
21 Temmuz
Tommy hâlâ “gitme, bak karışmam” diyor; iÅŸte bu aşırı ihtiyatkârlık yüzünden buralarda İsa’nın mesajı yeterince bilinmiyor zaten.
Gittim; ÅŸehrin kenarında kalabalık bir mahallede bir apartmanın altıncı katına çıktım. İçeride bir hayli erkek vardı; beni içeri aldılar, mobilyasız bir salona geçtik. Çay getirdiler; hatır sordular. Tam lâfa baÅŸlarken biri parmağıyla “sus” iÅŸareti yaptı. İçeriden yaÅŸlıca bir adam çıkıp salona gelince herkes gibi ben de ayaÄŸa kalktım. Sonra adam konuÅŸmaya, bir nevi vaaz vermeye baÅŸladı.
Şöyle bir dinledim; eh fena şeyler değil. Toplantıdan sonra herkes birbirine sarıldı, yeniden çay ikram edildi.
Burayı sevdim, yarın da geleceğim.
2 AÄŸustos
Yine aynı ÅŸeyler oldu; bir ara fırsat bulup salondaki arkadaÅŸları misyona kazandırayım dedim. Tam “İsa” demiÅŸtim ki, ihtiyar vaiz “İsa dedin de aklıma geldi.” deyip çok tatlı bir bahis açtı. Öyle güzel anlatıyor ki baÅŸladım aÄŸlamaya.
Zor teselli ettiler; sonra ortaya sofra geldi. Yemek yedik. Kuşbaşılı pilav nefisti; hele cacık!
12 AÄŸustos
Tommy beni tesbihle oynarken yakaladı. “Nereden buldun” diye sıkıştırıyor. “Dükkanın birinden aldım.” dedim. Tesbih bana iyi geliyor, meditasyon yerine geçiyor. Bir tane de Tommy’e mi alsam?
6 Eylül
Bugün hep birlikte camiye gittik. “Bakayım” dedim burada neler yapıyorlar, nasıl ibadet ediyorlar. Mecit diye bir temiz yüzlü arkadaşım var cemaatten. Bana abdest almayı öğretti caminin avlusunda. Tuvaletleri pek temiz deÄŸil ama abdest çok güzel bir olay.
Fırsatını kolluyorum; bunların hepsini Protestan etmezsem bana da Mahmut demesinler!
16 Eylül
“Nereden çıktı bu Mahmut?!” diye çıldırdı Tommy. “Kod adım.” dedim. Anlamadı. Anlamaz tabii. Ben ne yaptığımı biliyorum. Åžimdilik sesimi çıkarmıyor, toplantılara muntazaman devam ediyorum; ezan okununca “Hadi camiye gidelim Mahmut” diyorlar, gidiyorum. “Neler okuyorsunuz fısır fısır?” diye sordum. Öğrettiler. Fatiha çok güzel bir sûre. Tommy’e de öğretmeliyim.
1 Ekim
Tommy beni evden atmaya kalkıştı dün. “Seni kandırıyorlar, Müslüman yapacaklar enayi.” diye çıkıştı. İtiraz ettim, “Ben bunların içyüzünü öğrenmeye çalışıyorum Pastör Tommy.” dedim. “Sırlarını öğrendiÄŸim an, bunları sürü halinde önüme katıp Sarayburnu’ndan denize sokup cümlesini birden çatır çatır vaftiz etmezsem bana da Mahmut demesinler.” dedim.
“Çık dışarı aptal.” diye kovdu beni. Misyondan gelen aylığımı da kesti. Vermezse vermesin, cemaatteki arkadaÅŸlar aralarında para toplayıp verdiler. Geceyi ucuz bir otelde geçirdim. Bugün Mecit’in evine taşınıyorum.
Az kaldı az.. Dayan oğlum Mahmut!
6 Kasım
Mecit benim için istihareye yatmış; “YeÅŸil gördüm Mahmut.” dedi, “Nurlar içindeydin, hidâyet nasip oldu sana ne mutlu.” dedi. Tabii aldırış etmiyorum, fakat hoÅŸuma gitmedi de deÄŸil.
9 Kasım
Bugünlerde cemaate İngilizce dersleri vermeye başladım; sabah namazını topluca edâ ettikten sonra kuşluk vaktine kadar ders veriyorum. Kuşlukla öğle arasında tefsir dersleri yapıyoruz. Beni artık iyice kendilerinden zannediyorlar.
21 Kasım
Yeni damat olduÄŸum için dört günden beri günlük yazamadım. Mecit’in teyzesinin kızı Sabiha ile nikahlandık dün. Nikâhımızı Saadettin Hoca kıydı saÄŸ olsun. Sünnet dediÄŸin ise sinek ısırığı gibi bir ÅŸey zaten, çabucak geçti. Bu sabah yolda Tommy ile karşılaÅŸtık. “Kiliseye yazdım, seni defterden sildiler.” dedi. Güldüm, hâlâ o bayatlamış misyoner kafası iÅŸte. Benim din deÄŸiÅŸtirdiÄŸimi sanıyor gerzek. Halbuki ben…
28 Kasım
Ne kadar üzgünüm. Mecit, “Nasip deÄŸilmiÅŸ, seneye gidersin” diyor. Hac kayıtları kapanmışmış. İstesem ecnebi pasaportumla Mısır üzerinden vize alır giderim, ama ben olayı içeriden, herkesle bütün mü’minlerle birlikte yaÅŸamak istiyorum oysaki.
19 Aralık
Sabiha ile teheccütten sonra YaÅŸar Hoca mevzusu geçti aramızda. Yav bu YaÅŸar Nuri Hoca iyi adam hoÅŸ adam fakat ne bileyim çok modern bir duruÅŸu var gibi sanki; hani, “İslâm’ı en iyi ben bilirim” ÅŸeklinde bir dayılanma.
Öğleden sonra yayıncımla sözlü anlaÅŸma yaptık; ilk eserim iki ay sonra çıkıyor: “İslâm’ın selefî boyutlarına dinamik bakışlar”. Yayıncım, “fiyatı iki lira yaparsak üç yüz bin satarız.” diyor.

A.Turan Alkan Zaman/Turkuaz
—–

14 Åžubat 2005

Hayata Dair

KAÅžAR YA DA KOÅžER

‘KaÅŸar peyniri, bundan 100 yıl önce Selanik’te yapılmıştır. Vatanı Türkiye’dir. O zamanlar Bulgaristan da bir Türk eyaleti idi ve Balkanlarda büyük çapta koyunculuk yapıldığı için o ölçüde peynir yapılırdı.

KaÅŸar peyniri Selanik’te bir tesadüf eseri olarak RaÅŸel isminde bir yahudi kızı tarafından bulunmuÅŸtur. Babası büyük bir beya peynir yapımcısı olan RaÅŸel bir gün beyaz peynir için hazırlanan büyük bir teleme kitlesini kaza ile içinde kaynar su bulunan kazana düşürmüş ve bunu çıkarıncaya kadar da teleme kitlesi erircesine yumuÅŸamıştır.

Raşel, telaşla bu haşlanmış teleme kitlesini tesadüfen tezgah üzerinde bulunan bir yoğurt karavanasına koyup, sıkıca bastırarak, içinde hava kalmayacak şekilde kalıplamış ve üzerini örterek, olgunlaşmaya bırakmıştır. Raşel, böylece beyaz peynirden daha lezzetli ve boyasız, tabii şekilde sarı bir peynir elde edilince durumu babasına bildirmiş, babası da tadıp beğendiği bu peyniri hahama götürmüştür.

Musevi dininde, yenilip içilecek maddelerin haham tarafından muayenesi ve onun yenmeye veya içilmeye elveriÅŸli olup olmadığı kararını vermesi gerekir. EÄŸer yenip içmeye elveriÅŸli ise ‘KoÅŸer’ deÄŸilse ‘Turfa’ hükmünü verir. Bugün bile Musevi dükkan ve kasaplarında satılan yiyecek maddelerinde, bilhassa tavuk ve etlerde haham tarafından vurulmuÅŸ ‘KaÅŸer’ damgası vardır. Mutaassıp Museviler, bu damgayı görmedikçe tavuk ve et yemezler.’

İşte hahamın yiyip beÄŸendiÄŸi ve ‘KaÅŸer’ dediÄŸi bu peynir, aynı adı alarak dünyaya gelmiÅŸ..

Koşer hakkında ve nelerin koşer olduğu ile ilgili bir ingilizce yazı

Kosher
The laws of kosher food originate in the Bible, and have been observed by Jews for over 3,300 years. There are three categories of kosher food – meat, dairy, and parve.

1. Meat – For an animal to be kosher, it must have split hooves and it must chew its cud. (Examples: cow, goat, lamb.) Non-kosher animals include pig, camel, and rabbit. Fowl such as chicken, turkey, certain duck, and certain goose are kosher. Animals and fowl must be slaughtered by a specialist (a shochet) and then soaked and salted to remove the blood. All carnivorous (meat-eating) animals and fowl, and the blood of all animals and fowl, and any derivatives or products thereof, are not kosher.

2. Dairy – Milk and milk products (cheese, cream, butter, etc.) of a kosher animal are kosher and dairy. These may not be eaten in combination with meat or fowl.

3. Parve – Foods that contain neither meat nor dairy ingredients are termed parve, which indicates a neutral state. All fruits, grains, and vegetables in their natural state are kosher and parve. Fish that have fins and scales are kosher and parve. Some examples are salmon, flounder, and halibut. Examples of non-kosher fish are shark, sturgeon, catfish, and swordfish. All reptiles, shellfish, and underwater mammals, and most insects, are not kosher. A parve item can become dairy when it is cooked together with a dairy food; it becomes meat when cooked with meat. (Example: vegetables produced together with meat may not be eaten with dairy and are no longer parve.)

Ürünlerde Yahudilerin Koşer sertifikasına benzer İslami Helal Sertifikası olması gerektiğini savunan
Gida Raporu sitesi
—–

14 Åžubat 2005

Hayata Dair

Psikoloji, SaÄŸlık, Sosyal Bilimler üzerine haberler, yazılar…

  • En büyük silahlarımız: İçgüdüler
  • Beden Dili
  • Kıskançlık
  • Alzheimer Hastalığını Tanıyor musunuz?
  • Beyin, Åžokla Ortaya Çıkan Hafıza Kaybı ile Kendini Koruyor
  • Sorularla Dikkat EksikliÄŸi Sendromu
  • Beyin Bilgiyi Nasıl İşliyor
  • KonuÅŸma Problemleri
  • Sporda Psikoloji

http://www.mcaturk.com/guncel_ruh.htm
—–

14 Åžubat 2005

Hayata Dair

Sokrat ile Hipporat arasında geçen, denizci ile ressam tartışması…

SOKRATES:

Söyle bana, ıssız bir ada bulan bir denizci ile kendisinden önce hiçbir
ressamın kullanmadığı bir renk bulan ressam arasındaki fark nedir?

HİPPOKRATES:

Sanırım, bu denizciyi kâşif, ressamı da mucit olarak adlandırabiliriz.
Denizci, kendinden önce de var olan ancak bilinmeyen bir adayı keşfetmiş,
ressam ise, kendinden önce varolmayan bir rengi icat etmiştir.

SOKRATES:

Hiç kimse daha iyi cevaplayamazdı. Fakat, söyle bana, yeni bir doğru bulan
matematikçinin yaptığı keşfetmek mi, yoksa icat etmek mi? O, denizci gibi
bir kâsif midir, yoksa ressam gibi bir mucit midir?

HİPPOKRATES:
Bana öyle geliyor ki, matematikçi daha çok bir kâşiftir. O, düsüncenin
bilinmezlerle dolu denizinde seyreden, cesur bir denizcidir ve bu denizin
sahillerini, adalarını, girdaplarını keşfeder.

SOKRATES:

İyi söyledin, sana tümüyle katılıyorum. Buna yalnızca, matematikçinin, daha
az ölçüde de olsa, özellikle yeni kavramlar bulduğunda, belirli bir mucit de
olduğunu ekleyeceğim. Zaten her kâşif, belirli ölçüde, mucit de olmak
zorundadır. Bir denizci, kendisinden önce hıçbir denizcinin ulaşamadığı
yerlere varmak isterse, diğer denizcilerin kullandıklarından daha iyi bir
gemi inşa etmek zorundadır. Matematikçinin icat ettiği yeni kavramlar da,
kâşifi düsüncenin görkemli denizinde daha ileriye ulaştıran gemilerdir.

HİPPOKRATES:

Sevgili Sokrates, bana çok zor görünen bir sorunun cevabını bulmama yardımcı
oldun. Matematikçının asıl amacı, insan düsüncesi denizindeki gizleri ve
bilmeceleri açıklığa kavuşturmaktır. Bunlar matematikçinin kişiliğinden
bağımsız olarak vardır. Ancak, bir bütün olarak insanlıktan bağımsız
değildirler. Matematikçi, araç olarak yeni kavramalar icat etmekte belirli
bir özgürlüğe sahiptir ve bunu kendi isteğine göre yapabileceği
görülmektedir. Ancak icat ettiği kavramların yapacağı iş için faydalı olması
gerekeceğinden, bu özgürlügün derecesi çok da yüksek değildir. Denizci de
gemisini kendi isteğine göre yapabilir; fakat, elbette daha ilk fırtınada
paramparça olacak bir gemi yapması için deli olması gerekir. Şimdi sanırım
her şey açıklığa kavuştu.

—–

14 Åžubat 2005

Hayata Dair

YENİ ŞİRKET KURALLARI UYULMASI ÖNEMLE RİCA OLUNUR!

KIYAFET :
Bundan böyle herkesin aldığı maaÅŸa göre giyinmesi önemle rica olunur…
Ofise Prada ayakkabılar ve Gucci çantalarla geliyorsanız, maddi durumunuzun yeterince
iyi olduğu görüldüğü için maaşınıza zam yapılmayacaktir. Sıradan ve ucuz yerlerden
giyiniyorsanız elinizdeki parayı yeterince iyi idare edebildiğiniz görüldüğü için maaşınıza
zam yapılmayacaktir. Bazen marka bazen sıradan yerlerden giyiniyorsanız, herhangi bir
sorununuz olmadığı görüldüğü için maaşınıza zam yapılmayacaktir.

HASTALIK DURUMLARI :
Herhangi bir hastalığınız durumunda doktor raporu artık kanıt olarak kabul görmeyecektir
Doktora kadar gidebilen, iÅŸine de gidebilir.

IZIN GÜNLERİ :
Her çalışanın senede 104 izin günü vardır.. Bunlara Cumartesi ve Pazar denir.

WC KULLANIMI :
İş gününün büyük kısmının tuvaletlerde harcandığı tespit edildiğinden, bundan böyle tuvalet
kabinlerinde kalma süresi 3 dakikayla sınırlanmıştır.. 3 dakika bittiği anda alarm çalacak,
tuvalet kağıdı otomatikman içeri toplanacak, kabin kapısı açılacak ve yukarıdan otomatik
bir fotoğraf makinesi inerek resminizi çekecektir. Bu durumun üstüste iki kez basınıza gelmesi
durumunda resminiz şirketin web portalında yayınlanacak, resimde sırıttığı tespit edilenler
yönetmeliğin aklı dengesizlik durumu maddesi kapsamında değerlendirilecektir

OĞLE TATILLERİ :
Zayıf personelin öğle tatili süresi 30 dakikadir. Normal kilodaki personelin öğle tatili süresi,
dengeli beslenip formlarını korumalarına yetecek şekilde 15 dakikadir. Kilolu personelin öğle
tatili süresi 5 dakikadir, bu da zaten bir kutu Diet Cola içmek için gayet yeterlidir.

İlginize çok teşekkür ederiz.

İnsan Kaynakları
—–

14 Åžubat 2005

Hayata Dair

KBB doktorlarının hastalarına söyledikleri ünlü bir söz vardır: Kulağınıza dirseğinizden daha küçük bir şeyi asla sokmayınız!

http://www.hekimce.com/konu.php?konu=1650
—–

14 Åžubat 2005

Hayata Dair

Adim Doug Copp. Dünyanin en tecrübeli kurtarma birimi Amerikan Uluslararasi Kurtarma Ekibinin Kurtarma sefi ve afet olaylari müdürüyüm.
Bu makaledeki bilgiler bir deprem aninda hayat kurtaracaktir. diye baÅŸlayan yazı Internet’i baÅŸtan sona dolaşıyor. Özellikle de içinde İstanbul’la ilgili deneyimler geçtiÄŸi için popülerliÄŸini hiç kaybetmiyor.

Bu yazının kaynağı, yazan kiÅŸinin kimliÄŸi ve yazıda geçen olayların doÄŸruluÄŸu meÅŸhur ÅŸehir efsaneleri sitesi Snopes’ta anlatılmış.
—–

22 Ekim 2004

Hayata Dair

İstanbul’un yüzlerce panoramik fotoÄŸrafları burada
—–

16 Eylül 2004

Hayata Dair